26 Kasım 2012 Pazartesi

Beni Köyümün Yağmurlarında...

Yine 'Anne' ile geçirilen bir Pazar günü yazısı.
Söz konusu 'anne' olunca, Pazar günü adresi yüzde doksan köy oluyor.
Bugün ise köye gitmeyi annemden çok ben istedim.
Trabzon' un havası yağışlı, soğuktu bugün ama keyif yerinde oldu mu, her şart mutluluğu getiriyor, her şeye olumlu bakılıyor.
Öğlen kahvaltısı yaptık bugün; çünkü geç kalktım her hafta sonu olduğu gibi.
Kahvaltı sonrası anneme 'Haydi kalk köye gidelim' dedim. Annem şaşırdı. Zira hava kötüydü, saat ilerlemişti, hava erken kararıyordu, gitmemizle dönmemiz bir olacaktı.
'Olsun' dedim. 'Dağlara bakarak çay içmek istiyorum.'
Ve belirtmek gerekir ki bugün Trabzon' un çoğu mahallesinde olduğu gibi bizim mahallede de sular kesikti ve dolayısıyla evde kalmak sinirleri gerecekti.
Köyün tertemiz havasından, suyundan yararlanmanın tam vaktiydi yani!
Her köye gidişimizde yaptığımız gibi yapmadık bu sefer. Yani yanımıza erzak, yiyecek, malzeme, vs hiç bir şey almadık; sadece kol çantalarımız vardı.
Dün izlediğim 'Into The Wild' filminin etkisi hala üzerimdeydi.
Köye giderken Trabzon' un meşhur(!) Arafilboyu Mahallesi' nden geçerken alkolden ayakta dahi duramayan bir adamın yüksekçe iki basamaktan düşmesi, yüreğimizi ağzımıza getirdi. Üzüldük. 'Belki dertten-kederden, belki başıboşluktan, sorumsuzluktan içiyor. Belki sevenlerine saygı duymuyor belki de hiç seveni yok. Ne fark eder. Düştüğü durum insana yakışmıyor.' dedik. 
Neyse, vardık köye. Ayy miss gibi pırıl pırıl bir hava, çiseleyen yağmur, üşütmeden ferahlatan bir soğuk.
Siz de görün-duyun diye yağmuru videoya çektim ama cep telefonumun kayıt değeri düşükmüş demek ki, sadece görüntü var.  Bakın:

video

Belki yağmurun sesinin yüklenmemesi de iyi oldu. Böyle bir güzelliğe çok uzakta olanlar imrenir de ahları kalırdı :)

Ama ya yeşilin, sarının, kahverenginin her tonunu bulmak mümkün artık benim köyümde.
Sarının kendi tonu ya da turuncuya dönük hali, turuncunun kahverengiye dönük hali, yeşilin ise her hali var. Tam bir renk cümbüşü. Öyle zinde hissettiren bir havası var ki hele, ciğerlere şenlik.

Gider gitmez çektiğim fotoğraflar ve karşı ki dağlar:









Yeğenimin bebeğiyle manzarayı seyrettik bir süre :)














Eee köyde içilen çay, sobada demlenecek, sobanın sıcaklığıyla vücut ısınacak ki bi anlamı olsun, di mi?..
Yağmurun sesi gibi hem sobada yanan odunların çıtırdama sesi hem de soba üstünde tısssslayan çaydanlığın sesini de videoya çektim ama... :)



Derken sis yavaş yavaş dağılmaya başladı:


Yanımda götürdüğüm 'Kayıp Gül' ü de unutmadım bu arada ve hem köyde hem de köyden dönüş yolunda yarıladım bile.










Köyde giyilmesi şart olan patikler:




Bir pencerenin manzarası:



Diğer pencerenin manzarası: (Müthişler di mi?..)




Kitap okurken çekirdek çitlemeyi de ihmal etmedim :)





Şu manzaraların güzelliğine bakın:










Derken sis tamamen bastırdı ve göz gözü görmez oldu:








Sobayı tutuşturmak için kullandığım gazetedeki köşe yazısı ilgimi çekti, okudum. Sizinle de ilerleyen günlerde paylaşmayı düşünüyorum bu yazıyı.




Ben fotoğraf çekme, kitap okuma, sobayı sıcak tutma, çay yapma işlemleri ile vazifeliyken komşularla hasbihal etme vazifesini(!) üstlenen annemin benim için getirdiği yapraklar... Bu, kestane ağacı yaprağı:




Bu, gürgen ağacı yaprağı.  Yağmur, kuruyan yapraklara bile ışık katıyor.




   Ve, dönüş vakti:



Tekrarlamadan yapamayacağım. Bu manzaraları izlerken, vakit ilerleyip de köyün karanlığına düşerken aklıma hep dün izlediğim 'Into The Wild' filmi ve ayrıca 'Nar Ağacı' kitabı geldi. Sanırım hayata anlam katmak, doğru işlerle haşır-neşir olmak bu olsa gerek.

Sevgiyle kalın :)




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Gelsin Yorumlar: