12 Nisan 2019 Cuma

Ah Aşk Ah, Bir Aşk Romanı: Dublin Caddesi - Samantha Young

Selam Millet!
Nasılsınız?
Ben çok özledim buraları, sizleri; bilginiz olsun!

Ne var ne yok sizlerde?
Nasıl gidiyor hayat?
Eminim hayatınızda bir sürü değişiklikler olmuştur.
Özellikle de düşünce ve duygu dünyalarınızda çok fazla farklılıklar, 180 derece değişim ve dönüşümler olduğundan eminim.
Evet bende böyle şeyler oldu da ordan biliyorum.
Hele ki belli bir yaştan sonra insan fiziksel-maddesel değişimlerdense düşünsel-hissel-algısal dönüşümler yaşıyor.

Ama mevzumuz bu değil; mevzumuz kitap :)
Hadi hadi itiraf edin, özlediniz değil mi kitap paylaşımlarımı :)
Zaten ben de aylardır çok kitap okuyup çok film izledim,
Sizi kültüre boğacağım, yaşadınız yani :)


Ay Allahım nasıl da aşk, şehvet ve tutku dolu bir kitap kapağıdır bu, di mi? :)

''Kitap yurdu'' üyeliği olan erkek kardeşimden bu kitabı sipariş vermesini istediğimde ''Abla bu ne yaaa?'' demişti :) Kendisi  ziyadesiyle Kitap tutkunudur ve  sıkı bir Türk ve Dünya Klasikleri okuyucusudur. E böyle olunca da aşırı müdahaleci oluyor; ama ben onu sallıyor muyum? Hayır :) Zira Kitap okumalarını esasen benden görmüş, heveslemiş ve genlerine kazımıştır :) Herkesin okuduğu kendine :D Bende de her kitabı okuma, öğrenme hevesi var, n'apiyim? :)

Beni tanıyanlar, elimde bu kitabı görseler şaşırırlar, o da ayrı bir mevzu tabi :)
Ve hatta hatta uçakta kitabı okurken evvela kapağını göstermemeye çalıştığım, utandığım; sonrasında ise ''amannnn ne var canım'' deyip ulu orta yayıldığım da doğrudur :)

Hee bu arada kardeşimin ''Abla bu ne yaaa?'' sitemine ''Gerçek hayatta yapamıyorum, bari kitaplarda yaşayayım.'' dediğim de aynı ile vakidir. :) Kardeşim suspus kalmış ve kitap siparişimi vermiştir. :)

E gelelim mi artık kitap içeriğine?
bi zahmet :)

Daraldığım bir süreçte, kafamı güzel dağıttı, hayaller kurdurttu, merak ettirdi, BANA İYİ GELEN ve SEVDİĞİM, YERİ AYRI bir kitap oldu.

Sayfa sayısı, 363.

Güzel psikolojik yakalamaları olan, kitabın baş kadın karakteri üzerinden 'hayatta acı çeken sen değilsin, başkaları da acı çekiyor ve herkes bir şekilde öyle ya da böyle ayakta duruyor. ve herkes illa birileriyle beraber değil, yalnız da kalıyor, yalnız da yaşıyor, ayrılıklar herkesin başına geliyor.' mesajlarını sindire sindire, daraltmadan, yormadan veren bir kitap.

Kitabın arka kapağı diyor ki;
Joss geçmişte yaşadığı acıları bir kutuya kilitleyip her şeyi unutmak için Amerika'dan iskoçya'ya yerleşmişti ve şimdi yeni bir ev arıyordu.
Bulduğu ev Dublin Caddesi'ndeki havalı binalardan birindeydi.
Yolda bir adamla karşılaştı.
Takım elbiseli, bronz tenli, çıldırtıcı İskoç aksanlı, maço tavırlı, seksi bakışlı Braden'la.
Joss, Braden'ın her zaman kolunda taşıdığı Barbşe kılıklı kızlardan biri değildi, olmaya da hiç niyeti yoktu. 

Ama insan arzularına nereye kadar gem vurabilir? 
Kalbiniz başka, beyniniz başka şey söylüyorsa, hangisinin sözünü dinlesiniz?

Trajedi. Seks. Tutku. Kahkaha. Kıskançlık.

New York Times Bestseller
The Wall Street Journal Bestseller
Amazon Bestseller
USA Today Bestseller

Ve 30 ülkede milyonlarca okuyucuya ulaşmış, son yılların en çok konuşulan aşk hikayesi.


                                                                                                              Dediği kadar var mı?

Bence var.
Tabi okuduğunuz kitabın beklentinizi karşılaması, okuduğunuz dönemdeki sizle çokça bağlantılı; bunu da göz ardı etmemek lazım ;) 

Yazar Samantha Young' ın 'Jamaica Caddesi' , 'Londra Caddesi' isimli kitapları da, herhangi bir boğulma anımda bana can simidi olabilir.

Kitabı Ağustos-Eylül 2018 tarihinde okumuşum. 
Yazmadığım ona süre boyunca okuduğum onlarca kitap içinden ''Dublin Caddesi''ni seçmem, belki de çok sevmemdendir, ne dersiniz? ;)


                          Hadi bir güzellik daha yapayım ve kitabın ilk sayfasına düştüğüm notu burda paylaşayım:

Belki de bu Cağnım Dublin Caddemi ilerleyen günlerden sizlerden birine hediye ederim; ne dersiniz........? 

öperim çokça

bol okumalar
iyi okumalar
keyifli okumalar

sevgiler
selamlar
saygılar AyşeKız' dan...

19 Nisan 2018 Perşembe

iyilik, güzellik, huzur, dinginlik işte...

Selam Millet!
nasılsınız?

bennnnn
biliyorum işte

bi durgunum bugün ama bir o kadar da sakin ve hatta huzurlu gibi...

sabahın erken saatlerinden beri içimde bloga yazma sesi öttü durdu ve sonunda buradayım

blogu açtım baktım ve en son şubat ayında yazdığımı gördüm; ''kelebek'' kitabıyla ilgili olarak.

şimdi ise burayı özlediğimden sebep buradayım. eskiden ne güzeldi her cuma, her gün ve hatta günde iki defa bile yazdığım olurdu.

ya yazma isteğimi yitirdim ya da instagram kullanmam, buradaki paylaşım isteğimi köreltti.bilemiyorum...

ama bildiğim bir şey var; blog yazmaya alışan biri, hele ki yazılarına okuyanlarından geri dönüşler de alıyorsa bırakamıyor buraları.

bir de şu oluyor, aynen şu an olduğu gibi doğaçlama gelişiyor bazı yazılar. mesela yazacağım şeyler farklıydı ama durum, içimi dökmeye, kendimi anlatmaya dönüştü.

ve sanırım bu bile beni kesti.

o zaman kaçayım ben.

selam ederim....

21 Şubat 2018 Çarşamba

bir kürek mahkumunun gerçek hikayesi: ''Kelebek''




peeee




yazmayalı 1 yıl olmuş




zaman ne de çabuk geçmiş




Charlie Chaplin yazımı yazdığım gün, dün gibi aklımda diyemeyeceğim




zira yazdığım gün aklımda ama 1 yıl öyle çok da çabuk geçmedi




zaten bugün yazmamın nedeni de pik yapan can sıkıntım...




tabi zamanın içini insan bir şekilde dolduruyor




aynen o geçen zamanda kendi içini doldurduğu gibi.




o halde yaptığın işle/işlerle aslında kendi içini/hayatını dolduruyorsun diye aşşşırı zeki bir şekilde bağlıyorum ve bu yazının konusu olan kitaba geçiyorum: Kelebek (orijinal adıyla Papillon)




Fransız asıllı yazarı Henri Charriere, 9 kez kaçma teşebbüsünde bulunup sonuncusunda başardığı kürek mahkumiyetini, kaçma denemelerini, mahkum arkadaşlarını, farklı hayatları anlatıyor kitabında.




evet kaçıp kurtulmuş ama tahmin edersiniz ki bu öyle ha deyince olan bir iş olmuyor. yakalanıp hücreye dönmesiyle sonlanan her kaçış denemesinde yaşadıkları, insan bedenini zorlayışı, umudunu kaybetmeyişi, aklını yitirmemek, bedenini güçten düşürmemek için yaptıkları hakikaten insanı hayrete düşürüyor. hele ki o hücre hayatı... brrrr... dehşet...




kitap 565 sayfa ve E Yayınlarından çıkmış, devam kitabı var, adı ''Banko''




kitap iyiydi güzeldi evet ama hayatımın kitabı dediğim ''Shantaram''ın yerini tutamaz. blogumu evvelden takip edenler bilirler Shantaram kitabını. o da mahkumiyetten kaçan bir Amerikalının Hindistan' a sığınmasını ve ordaki yaşadıklarını anlattığı gerçek bir hayat öyküsüdür. beni feci sarsan bir kitap olmuştur. 




şimdilik bu kadar olsun bu yazı




yazmak iyi geldi ama kafam hala dolu ve sanırım daha fazla cümle türetemeyeceğim.




kalın eğlenceyle, 




benim yerime de eğlenin...

10 Şubat 2017 Cuma

Charlie Chaplin Ne Demiş? Çok çok Güzel Söylemiş...

vaaaayyy yakışıklıymış, değil mi?
o halde sözü dinlenmeli ;)

  • Hızımızı artırdık, ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı.


  • Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz.



  • Benim hayatımdaki en büyük düşman zamandır. 

  • Hırs, insanların ruhunu zehirledi.



  • Siz insanlar güçlüsünüz. Makineler yapacak güç sizdedir. Bu hayatı olağanüstü bir mutluluk serüvenine çevirecek olan yine sizlersiniz.



  • Kahkahasız geçen bir gün, harcanmış bir gündür.




Hayatta beni mutsuz edebilecek en büyük şey, lükse alışmaktır.




  • Aşağı bakıyorsanız, asla gök kuşağını göremezsiniz.


Neden bir mana arıyorsunuz ki? Hayat, bir tutkudur, mana değil.



  • İnsanlar rahat bıraksa, hayat harika olabilirdi.  

  • İnsanoğlu tek başına bir dahidir. Ancak toplu halde insanoğlu, kafasız bir canavar, gittiği her yeri kışkırtan zalim bir aptal yaratır.


Tanrıyla aram iyi, benim derdim insanla. Karşındaki akıllıyı mı oynuyor? Sen aptalı oyna. Sonra hakiki aptalı keyifle seyret.


  • Hayat dar alanda trajedi, geniş açıda komedidir.

  • Dünya herkese yetecek büyüklükte. Onun için, başkasının yerini kapmaktansa, çalışarak gerçek yerinizi bulun.


  • Amacınız zarar vermekse 'güce' ihtiyacınız vardır. Diğer her şey için sadece sevgi yeterlidir.

Beni anladıkları için, Albert Einstein' ı ise anlamadıkları için alkışlıyorlar.

  • Kelimeler yetersiz kalıyor. Söyleyebileceğin en büyük kelime 'fil'.    



  • Benim acım birinin gülüşüne sebep olabilir. Ama benim gülüşüm asla birinin acısına sebep olmamalı. Komedi, yanakta gamze oluşturmalı, aslında kırışıklık değil. Komedi yapmam için bana tek lazım olan bir park, bir polis ve güzel bir kız.

Düşünme becerisi, tıpkı keman ya da piyano çalmak gibidir, günlük alıştırma ister. 

  • Felsefem özgürlüğe inanmaktır, silahım gülmektir, lisanım ise kalbimin sesidir. 

  • Hayatın yol ayrımında, yön levhası yoktur.

  • Ben, tek bir şey olarak kalacağım, sadece tek bir şey olarak; o da bir palyaço. O beni herhangi bir politikacıdan daha yükseğe ulaştıran bir uçaktır.



  • Zaman en iyi yazardır. Her zaman mükemmel sonu yazar.



  • İnsanlığın nefreti geçecek, diktatörler ölecek ve onların insanlardan aldığı güç insanlara geri dönecektir.


  • Ben bir politikacı değilim ve benim politik kesinliklerim yoktur. Ben bir bireyim ve özgürlüğe inanırım, İşte benim politik görüşümün tümü budur.

  • Kimseyi yönetmek ya da fethetmek de istemiyorum. Herkese yardım etmek istiyorum. Şu zalim dünyada hiçbir şey kalıcı değildir, dertlerimiz bile.


  • Hayat ön provası yapılmamış bir tiyatro gösterisidir. Bu, alkışı olmayan tiyatronun perdesi kapanmadan; gülün, şarkı söyleyin, dans edin, aşık olun. Hayatınızın her alanını değerlendirin.


ve son olarak
...SADECE SEVİLMEYENLER NEFRET EDER...

1 Şubat 2017 Çarşamba

din neydi? din ticareti neydi? dini sömürmek neydi?

bak şimdi,
ciddi konularla alakalı ahkam kesmeyi sevmem.
çünkü herkesin mutlaka söyleyeceği bir şey vardır ve bana öyle gelir ki söylediğim/söyleyeceğim her şey havada asılı kalacak. dahası kendi söylediklerimden kuşkuya düşecekmişim gibi geliyor.
nedir bu ''ciddi'' konular? mesela siyaset, politika, din, dünya düzeni, ülkeler yönetimi, kadın-erkek ilişkileri...vs
ama bir yandan da bu konularda söz sahibi olmak istiyorum. kendime has bir iki cümlem olmalı, karşımda yer alan ve beni dinleyen insana benden yadigar, aklında yer edecek, ''vay beee, iyi konuştu haa'' dedirtecek bir kaç cümlem olmalı.
bunlar böyle beynimde dönüp dururken, yukarda saydığım ''ciddi'' konularla hiçbir alakası olmayan, tek ciddi ve en önemli konusu, bir çocuğun gözünden ''insan olmak'' olan ( ve evet tabi ki burada lafımı bölüp -belki de zaten dünya üzerindeki her insanın üzerinde düşünmesi gereken en önemli ve ciddi konu bu olmalı: ''insan olmak'' diyeceğim ve bir önceki cümleme kaldığım yerden devam edeceğim ) gayet masum bir kitap olan ''güneşi uyandıralım''ı okurken fransa' nın güneyinde yer alan lourdes kasabasında bulunan ''lourdes meryemi'' denilen, hristiyan dünyasının en ünlü hac yerlerinden birine denk geldim.




işte şu yukarıda mağara ve onun kovuğuna yerleştirilen meryem heykelinden bahsediyorum. kasabanın adı da lourdes olunca, ''lourdes meryemi'' olmuş buranın adı. gördüğünüz üzere hristiyan ibadet gereklerine göre sıralar da yerleştirilmiş hemen mağaranın ve heykelin önüne.


ve aşağıda ise mağaranın önündeki su birikintisini görüyorsunuz. tabi bu mağara ünlü olunca o su da olmuş sana ''kutsal-şifalı-hastalıklara derman olan su'' ...




veeee içindeki heykel ile beraber mağarayı görmeye gelen akın akın hristiyanlar....
bu arada meryem' in belindeki mavi kuşak, onun kutsal bakire olduğunun ispatı imiş... yani cinsel yolla değil de tanrısal irade ile döllendiğinin göstergesi imiş.



aşağıdaki fotoda sol köşede yer alan kız heykeli ise işte bu mağaranın ünlü olmasına vesile olan kız çocuğunun temsili. ve sizin de gördüğünüz üzere olanca merakıyla meryem heykeline bakıyor. nedir acaba bu ikince heykelin, bu bakışların esbab-ı mucibesi?!


ve işin bence en can alıcı noktası, mağaranın alt kısmında yapılan, yaklaşık 30 bin kişi(!) kapasiteli yeraltı kilisesi...



 aşağıdaki siyah beyaz foto ise mağaranın keşfedildiği ilk yıllardan olsa gerek... 


umarım merakınızı az da olsa celbetmişimdir yukardaki fotoğraflarla.
şimdi gelelim asıl mevzuya;
nedir bu mağarayı bloguma yazma isteği duymama sebep olan ''şey''????


efen'im, her şey, 1858 yılında, yukarıdaki 4.fotoğrafta heykeli ile temsil edilen, o zamanlar henüz 14 yaşında küçücük bir çocuk olan, aşağıda gerçek fotosu bulunan, Bernadette Soubirous isimli kız çocuğunun, yukardaki fotoğrafta görülen mağarada hz.meryem' in kendisine göründüğünü, kendisiyle konuştuğunu, kendini "Ben Günahsız Doğan'ım" biçiminde tanıttığını söylediğini ileri sürmesi ile başlamış.

tabi ondan sonra olaylar almış yürümüş. mekan, kutsal; suyu, şifalı; bölge de hac zengini(!) olmuş.

evet geldim asıl mevzuya: din ticareti...

tabi söylenilenlerin doğru olup olmadığını kesinliğe kavuşturacak bilgiye, kültüre, zemine haiz değilim.
zira Bernadette Soubirous için ''cesedi bozulmayan rahibe'' diyen yazılı kaynaklar da var, oradaki suyun gerçekten şifa dağıttığını söyleyen de ve bittabi, bu kız çocuğunun iddiasından evvel o mağaranın pisliklerle dolu bir çöp deposu olduğunu, istatistiki verilerle şifa kaynağı olması şöyle dursun sadece inanç sömürüsü yaptığını, sağlık bulmak için gelenlerin elleri boş ve umutları sönmüş olarak geri döndüğünü, önceden adı bile duyulmamış bir kasabanın aniden dünyanın en meşhur yerlerinden biri haline geldiğini -ben daha evvel duymamıştım, o ayrı- bildiren aksi yönde iddialar da var.

dolayısıyla bu mevzu, kafamda deli soru işaretleri oluşturdu.

din neydi?

din ticareti neydi?

dini sömürmek neydi?

insanların inanışlarını kullanmak neydi?

aklım birden, yıllar önce okuduğum '' Kutsal Nefret - 90'ların Dinsel Çatışmaları '' isimli kitaba gitti.

ne diyordu kitapta?
''Din terörünün en korkunç yanı, bunu yapan kişilerin kutsal amaçlar uğruna savaşıp davalarında haklı olduğunu düşünmeleri. Haçlı seferleri, engizisyonlar, din yüzünden yapılan kutsal savaşlar insanlık tarihi boyunca milyonların ölümüne yol açtı ve insanlar hala kanlı geçmişi devam ettirmekte ısrar ediyor. 

Bu kitap dine bağlı toplumların, atalarının hatalarından hiç ders almadıklarını bir kez daha bize hatırlatıyor.''

evet ben, dini bir inanıştan din terörüne bağladım olayı ama zaten korktuğumuz ve dünyayı da yakıp kavuran en esaslı konu ''din'' değil mi?

masumane inanışların, sömürüye, sonra gruplaşmaya, sonrasında daha şiddetli bir kutuplaşmaya ve en nihayetinde kine nefrete dönüştürülüp çıkarılmak istenen savaşlara ve elde edilmek istenen rantlara uygun zemin hazırlamak değil mi olay?

neyse...
mevzu derin.

bu kilise, hac yeri, rahibe küçük kız, lourdes kasabası ile ilgili daha detaylı bilgileri aşağıdaki linklerde bulabilirsiniz.

hem belki benim görmediğim çok daha farklı şeyler yakalarsınız.







ve konu ile ilgili en ilgi çekici yazı için  tık tık

AyşeKız iyi okumalar ve bol düşünmeler diler...