19 Nisan 2018 Perşembe

iyilik, güzellik, huzur, dinginlik işte...

Selam Millet!
nasılsınız?

bennnnn
biliyorum işte

bi durgunum bugün ama bir o kadar da sakin ve hatta huzurlu gibi...

sabahın erken saatlerinden beri içimde bloga yazma sesi öttü durdu ve sonunda buradayım

blogu açtım baktım ve en son şubat ayında yazdığımı gördüm; ''kelebek'' kitabıyla ilgili olarak.

şimdi ise burayı özlediğimden sebep buradayım. eskiden ne güzeldi her cuma, her gün ve hatta günde iki defa bile yazdığım olurdu.

ya yazma isteğimi yitirdim ya da instagram kullanmam, buradaki paylaşım isteğimi köreltti.bilemiyorum...

ama bildiğim bir şey var; blog yazmaya alışan biri, hele ki yazılarına okuyanlarından geri dönüşler de alıyorsa bırakamıyor buraları.

bir de şu oluyor, aynen şu an olduğu gibi doğaçlama gelişiyor bazı yazılar. mesela yazacağım şeyler farklıydı ama durum, içimi dökmeye, kendimi anlatmaya dönüştü.

ve sanırım bu bile beni kesti.

o zaman kaçayım ben.

selam ederim....

21 Şubat 2018 Çarşamba

bir kürek mahkumunun gerçek hikayesi: ''Kelebek''




peeee




yazmayalı 1 yıl olmuş




zaman ne de çabuk geçmiş




Charlie Chaplin yazımı yazdığım gün, dün gibi aklımda diyemeyeceğim




zira yazdığım gün aklımda ama 1 yıl öyle çok da çabuk geçmedi




zaten bugün yazmamın nedeni de pik yapan can sıkıntım...




tabi zamanın içini insan bir şekilde dolduruyor




aynen o geçen zamanda kendi içini doldurduğu gibi.




o halde yaptığın işle/işlerle aslında kendi içini/hayatını dolduruyorsun diye aşşşırı zeki bir şekilde bağlıyorum ve bu yazının konusu olan kitaba geçiyorum: Kelebek (orijinal adıyla Papillon)




Fransız asıllı yazarı Henri Charriere, 9 kez kaçma teşebbüsünde bulunup sonuncusunda başardığı kürek mahkumiyetini, kaçma denemelerini, mahkum arkadaşlarını, farklı hayatları anlatıyor kitabında.




evet kaçıp kurtulmuş ama tahmin edersiniz ki bu öyle ha deyince olan bir iş olmuyor. yakalanıp hücreye dönmesiyle sonlanan her kaçış denemesinde yaşadıkları, insan bedenini zorlayışı, umudunu kaybetmeyişi, aklını yitirmemek, bedenini güçten düşürmemek için yaptıkları hakikaten insanı hayrete düşürüyor. hele ki o hücre hayatı... brrrr... dehşet...




kitap 565 sayfa ve E Yayınlarından çıkmış, devam kitabı var, adı ''Banko''




kitap iyiydi güzeldi evet ama hayatımın kitabı dediğim ''Shantaram''ın yerini tutamaz. blogumu evvelden takip edenler bilirler Shantaram kitabını. o da mahkumiyetten kaçan bir Amerikalının Hindistan' a sığınmasını ve ordaki yaşadıklarını anlattığı gerçek bir hayat öyküsüdür. beni feci sarsan bir kitap olmuştur. 




şimdilik bu kadar olsun bu yazı




yazmak iyi geldi ama kafam hala dolu ve sanırım daha fazla cümle türetemeyeceğim.




kalın eğlenceyle, 




benim yerime de eğlenin...

10 Şubat 2017 Cuma

Charlie Chaplin Ne Demiş? Çok çok Güzel Söylemiş...

vaaaayyy yakışıklıymış, değil mi?
o halde sözü dinlenmeli ;)

  • Hızımızı artırdık, ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı.


  • Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz.



  • Benim hayatımdaki en büyük düşman zamandır. 

  • Hırs, insanların ruhunu zehirledi.



  • Siz insanlar güçlüsünüz. Makineler yapacak güç sizdedir. Bu hayatı olağanüstü bir mutluluk serüvenine çevirecek olan yine sizlersiniz.



  • Kahkahasız geçen bir gün, harcanmış bir gündür.




Hayatta beni mutsuz edebilecek en büyük şey, lükse alışmaktır.




  • Aşağı bakıyorsanız, asla gök kuşağını göremezsiniz.


Neden bir mana arıyorsunuz ki? Hayat, bir tutkudur, mana değil.



  • İnsanlar rahat bıraksa, hayat harika olabilirdi.  

  • İnsanoğlu tek başına bir dahidir. Ancak toplu halde insanoğlu, kafasız bir canavar, gittiği her yeri kışkırtan zalim bir aptal yaratır.


Tanrıyla aram iyi, benim derdim insanla. Karşındaki akıllıyı mı oynuyor? Sen aptalı oyna. Sonra hakiki aptalı keyifle seyret.


  • Hayat dar alanda trajedi, geniş açıda komedidir.

  • Dünya herkese yetecek büyüklükte. Onun için, başkasının yerini kapmaktansa, çalışarak gerçek yerinizi bulun.


  • Amacınız zarar vermekse 'güce' ihtiyacınız vardır. Diğer her şey için sadece sevgi yeterlidir.

Beni anladıkları için, Albert Einstein' ı ise anlamadıkları için alkışlıyorlar.

  • Kelimeler yetersiz kalıyor. Söyleyebileceğin en büyük kelime 'fil'.    



  • Benim acım birinin gülüşüne sebep olabilir. Ama benim gülüşüm asla birinin acısına sebep olmamalı. Komedi, yanakta gamze oluşturmalı, aslında kırışıklık değil. Komedi yapmam için bana tek lazım olan bir park, bir polis ve güzel bir kız.

Düşünme becerisi, tıpkı keman ya da piyano çalmak gibidir, günlük alıştırma ister. 

  • Felsefem özgürlüğe inanmaktır, silahım gülmektir, lisanım ise kalbimin sesidir. 

  • Hayatın yol ayrımında, yön levhası yoktur.

  • Ben, tek bir şey olarak kalacağım, sadece tek bir şey olarak; o da bir palyaço. O beni herhangi bir politikacıdan daha yükseğe ulaştıran bir uçaktır.



  • Zaman en iyi yazardır. Her zaman mükemmel sonu yazar.



  • İnsanlığın nefreti geçecek, diktatörler ölecek ve onların insanlardan aldığı güç insanlara geri dönecektir.


  • Ben bir politikacı değilim ve benim politik kesinliklerim yoktur. Ben bir bireyim ve özgürlüğe inanırım, İşte benim politik görüşümün tümü budur.

  • Kimseyi yönetmek ya da fethetmek de istemiyorum. Herkese yardım etmek istiyorum. Şu zalim dünyada hiçbir şey kalıcı değildir, dertlerimiz bile.


  • Hayat ön provası yapılmamış bir tiyatro gösterisidir. Bu, alkışı olmayan tiyatronun perdesi kapanmadan; gülün, şarkı söyleyin, dans edin, aşık olun. Hayatınızın her alanını değerlendirin.


ve son olarak
...SADECE SEVİLMEYENLER NEFRET EDER...

1 Şubat 2017 Çarşamba

din neydi? din ticareti neydi? dini sömürmek neydi?

bak şimdi,
ciddi konularla alakalı ahkam kesmeyi sevmem.
çünkü herkesin mutlaka söyleyeceği bir şey vardır ve bana öyle gelir ki söylediğim/söyleyeceğim her şey havada asılı kalacak. dahası kendi söylediklerimden kuşkuya düşecekmişim gibi geliyor.
nedir bu ''ciddi'' konular? mesela siyaset, politika, din, dünya düzeni, ülkeler yönetimi, kadın-erkek ilişkileri...vs
ama bir yandan da bu konularda söz sahibi olmak istiyorum. kendime has bir iki cümlem olmalı, karşımda yer alan ve beni dinleyen insana benden yadigar, aklında yer edecek, ''vay beee, iyi konuştu haa'' dedirtecek bir kaç cümlem olmalı.
bunlar böyle beynimde dönüp dururken, yukarda saydığım ''ciddi'' konularla hiçbir alakası olmayan, tek ciddi ve en önemli konusu, bir çocuğun gözünden ''insan olmak'' olan ( ve evet tabi ki burada lafımı bölüp -belki de zaten dünya üzerindeki her insanın üzerinde düşünmesi gereken en önemli ve ciddi konu bu olmalı: ''insan olmak'' diyeceğim ve bir önceki cümleme kaldığım yerden devam edeceğim ) gayet masum bir kitap olan ''güneşi uyandıralım''ı okurken fransa' nın güneyinde yer alan lourdes kasabasında bulunan ''lourdes meryemi'' denilen, hristiyan dünyasının en ünlü hac yerlerinden birine denk geldim.




işte şu yukarıda mağara ve onun kovuğuna yerleştirilen meryem heykelinden bahsediyorum. kasabanın adı da lourdes olunca, ''lourdes meryemi'' olmuş buranın adı. gördüğünüz üzere hristiyan ibadet gereklerine göre sıralar da yerleştirilmiş hemen mağaranın ve heykelin önüne.


ve aşağıda ise mağaranın önündeki su birikintisini görüyorsunuz. tabi bu mağara ünlü olunca o su da olmuş sana ''kutsal-şifalı-hastalıklara derman olan su'' ...




veeee içindeki heykel ile beraber mağarayı görmeye gelen akın akın hristiyanlar....
bu arada meryem' in belindeki mavi kuşak, onun kutsal bakire olduğunun ispatı imiş... yani cinsel yolla değil de tanrısal irade ile döllendiğinin göstergesi imiş.



aşağıdaki fotoda sol köşede yer alan kız heykeli ise işte bu mağaranın ünlü olmasına vesile olan kız çocuğunun temsili. ve sizin de gördüğünüz üzere olanca merakıyla meryem heykeline bakıyor. nedir acaba bu ikince heykelin, bu bakışların esbab-ı mucibesi?!


ve işin bence en can alıcı noktası, mağaranın alt kısmında yapılan, yaklaşık 30 bin kişi(!) kapasiteli yeraltı kilisesi...



 aşağıdaki siyah beyaz foto ise mağaranın keşfedildiği ilk yıllardan olsa gerek... 


umarım merakınızı az da olsa celbetmişimdir yukardaki fotoğraflarla.
şimdi gelelim asıl mevzuya;
nedir bu mağarayı bloguma yazma isteği duymama sebep olan ''şey''????


efen'im, her şey, 1858 yılında, yukarıdaki 4.fotoğrafta heykeli ile temsil edilen, o zamanlar henüz 14 yaşında küçücük bir çocuk olan, aşağıda gerçek fotosu bulunan, Bernadette Soubirous isimli kız çocuğunun, yukardaki fotoğrafta görülen mağarada hz.meryem' in kendisine göründüğünü, kendisiyle konuştuğunu, kendini "Ben Günahsız Doğan'ım" biçiminde tanıttığını söylediğini ileri sürmesi ile başlamış.

tabi ondan sonra olaylar almış yürümüş. mekan, kutsal; suyu, şifalı; bölge de hac zengini(!) olmuş.

evet geldim asıl mevzuya: din ticareti...

tabi söylenilenlerin doğru olup olmadığını kesinliğe kavuşturacak bilgiye, kültüre, zemine haiz değilim.
zira Bernadette Soubirous için ''cesedi bozulmayan rahibe'' diyen yazılı kaynaklar da var, oradaki suyun gerçekten şifa dağıttığını söyleyen de ve bittabi, bu kız çocuğunun iddiasından evvel o mağaranın pisliklerle dolu bir çöp deposu olduğunu, istatistiki verilerle şifa kaynağı olması şöyle dursun sadece inanç sömürüsü yaptığını, sağlık bulmak için gelenlerin elleri boş ve umutları sönmüş olarak geri döndüğünü, önceden adı bile duyulmamış bir kasabanın aniden dünyanın en meşhur yerlerinden biri haline geldiğini -ben daha evvel duymamıştım, o ayrı- bildiren aksi yönde iddialar da var.

dolayısıyla bu mevzu, kafamda deli soru işaretleri oluşturdu.

din neydi?

din ticareti neydi?

dini sömürmek neydi?

insanların inanışlarını kullanmak neydi?

aklım birden, yıllar önce okuduğum '' Kutsal Nefret - 90'ların Dinsel Çatışmaları '' isimli kitaba gitti.

ne diyordu kitapta?
''Din terörünün en korkunç yanı, bunu yapan kişilerin kutsal amaçlar uğruna savaşıp davalarında haklı olduğunu düşünmeleri. Haçlı seferleri, engizisyonlar, din yüzünden yapılan kutsal savaşlar insanlık tarihi boyunca milyonların ölümüne yol açtı ve insanlar hala kanlı geçmişi devam ettirmekte ısrar ediyor. 

Bu kitap dine bağlı toplumların, atalarının hatalarından hiç ders almadıklarını bir kez daha bize hatırlatıyor.''

evet ben, dini bir inanıştan din terörüne bağladım olayı ama zaten korktuğumuz ve dünyayı da yakıp kavuran en esaslı konu ''din'' değil mi?

masumane inanışların, sömürüye, sonra gruplaşmaya, sonrasında daha şiddetli bir kutuplaşmaya ve en nihayetinde kine nefrete dönüştürülüp çıkarılmak istenen savaşlara ve elde edilmek istenen rantlara uygun zemin hazırlamak değil mi olay?

neyse...
mevzu derin.

bu kilise, hac yeri, rahibe küçük kız, lourdes kasabası ile ilgili daha detaylı bilgileri aşağıdaki linklerde bulabilirsiniz.

hem belki benim görmediğim çok daha farklı şeyler yakalarsınız.







ve konu ile ilgili en ilgi çekici yazı için  tık tık

AyşeKız iyi okumalar ve bol düşünmeler diler...

31 Ocak 2017 Salı

...Sesine Aşık Olunası İnsanlar...



sesine aşık olunası insanlar vardır.
sureti, güzelliği, edası, havası, giyimi, yaşam tarzı ilgilendirmez sizi. düşünmezsiniz bile bunları. aklınıza gelmez.

ama sesleri sizi sizden alır. hüzünlü bir şarkı söylüyorlarsa sizin en keyifli anınızda bile gözlerinizin dalmasına, kalbinizin titremesine, derin bir iç çekmenize ve yaşadığınızın aşkları tekrar yaşamanıza sebep olurlar, o en fazla 5 dakika süren şarkıları boyunca.

ama sesleri sizi sizden alır. hareketli bir şarkı söylüyorlarsa sizin en duygusal anınızda bile içinizde umut ışığının çakmasına, bedeninizin ritm bulmasına, gözyaşlarınızı parmak uçlarınızla da olsa şööyle bir silmenize ve ciğerlerinize can nefesini çekmenize vesile olurlar o en fazla 5 dakika süren şarkıları boyunca.

şu aralar benim dünyamda aşağıdaki üç isim bunları gerçekleştiriyor. şu aralar dediğim de yani bir yıllık bir süreçten bahsediyorum. kendilerine hayranlık besliyorum. şarkılarına, seslerine, vurgularına, sanatlarına, seslerinin kıvrımlarına ve çıkışlarına, iç yakan inlemelerine, kalitelerine, müzikleriyle var olmalarına, müzik için yaratılmış olmalarına...

ilki, burcu güneş:
kesintisiz bir şekilde bir yıldır dilimde ''yakın mesafe''
nerelerde dinlemedim ki bu şarkıyı, özel sektörde yer aldığım zamanların en yoğun çalışma dönemlerinde, iş için oradan oraya minibüslerde giderken, diz boyu karın içinde ve soğuğun göbeğinde, şarkıyı indirdiğim telefonumda uçakta seyahat ederken...


her ne kadar sözleri acıyı barındırsa da kırmızı ojeleri, jean pantolonu, kırmızı spor gömleği ve sarı saçlarıyla bana müthiş bir enerji aktarıyor ''oflaya oflaya''
klip tren garında geçiyor ve ben her daim gitmeleri görmeleri seviyorum ya, klibi her izleyişim, şarkıyı her dinleyişimde nerelere nerelere seyahat ediyorum...


ve vazgeçilmezim ''aşkın beni baştan yazar'' şarkısı var. nasıl sevmem böyle bir şarkıyı; adı bile kafi yüreğimi kelebekler gibi uçurmaya... sanatçının klipteki simsiyah saçları, siyah uzun elbisesi ise kadınlık hallerimin bir yansıması veya özentisi gibi...


her duyduğumda sesine aşık olduğum bir diğer isim ise bu kez bir beyfendi; gökhan türkmen.
gönlümü fetheden şarkısı ''büyük insan'' oldu. ah ne ağlamışlıklarım var bu şarkıyı dinlerken ve ne yazmışlıklarım...


sonra öyle içten, öyle iç titreten bir ''dön'' dedi ki, aşk acısı yaşamadığım zamanlarda bile bu şarkıyı dinleyip de üzülenler için ''lütfen aşıklar acı çekmesin, ayrılmasın, üzülmesin, şu an bu şarkıyı kim dinleyip de ağlıyorsa sevdiğine kavuşsun.'' diye dua ettim. 


ve gökhan türkmen' in benim için yeri apayrı olan en son bombası ''yanımda kal'' geldi müzik dünyasına, hoş geldi, sefa geldi, iyi ki geldi. ne güzel bir ahenk, ton ve ses kattı şarkıya, aman Allahım! tabi ki burda sevgili ve saygıdeğer harun kolçak' a alkış tutmak ve iyi ki varmış, iyi ki bu sözlere sahip bu enfes şarkıları bizlere kazandırmış demeli.


gökhan türkmen' i, ''istanbul''suz düşünmek olmaz tabi. sevdiğini, yaşayan, nefes alan bir şehre benzetmek, yaşanılan şehrin her bir yanında sevdiğine dair izler bulmak ve belki de olmayan izler yaratmak; aşka dair başka ne ister ki bir insan?..


ve emre aydın... tuhaftır benim emre aydın' la tanışmam ve sevmem. samimi bir arkadaşım hayranıydı ve ben hiç beğenmez, takip etmezdim. ta ki ''soğuk odalar'' şarkısı ile kelimelerimin boğazımda tıkalı kaldığı zamanlarda, zamanı durdurup benim yerime konuşana kadar... sustum ve dinledim şarkıyı, halimden yalnız bu halden geçenler anladı.


ve, gitmek zorunda kalanların, gitmelerine sebep olanlara söyledikleri öyle buruk, öyle yarım, öyle isteksiz öyle boş bir ''hoşçakal''ı öylesine içini doldurarak söyledi ki başka söze gerek kalmadı. 
zira insanın ardında bırakmak zorunda kaldıklarına; ayakları geri geri giderken söylenen, aklın hep yaşanılamamışlıklarda kaldığı bir elveda idi: ''hoşçakal''


ah eden bir ''sil gözünün yalnızlıklarını'' vardı, köhne bir evin çatlak duvarlarında; yalnız bir kalbin kırılan her bir yanında... belki' lerle dolu bir ümit... korkularla dolu bir bekleyiş...


ve nedendir bilemem, tam izahını yapamam ama emre aydın' ı benim gözümde emre aydın yapan olay, aşağıda ufak bir kesitini gördüğünüz ''x factor-star ışığı'' programında yarışmacı olan ilyas yalçıntaş' ın seslendirdiği ''incirler'' şarkısına 36.saniyede verdiği tepkidir, kulak kesilmesidir, yanındaki ünlüyü geçiştirmek pahasına, ünsüz ama yetenekli kişiye kulak vermesidir ve performansın neticesinde yaptığı ''ben olsam senin kadar güzel söyleyemezdim.'' yorumudur, gözümde ''adam gibi adam'' mertebesine yükselten.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
şimdilik bu üç sanatçıydı bahsetmek istediğim.
başkacası yok mu?
olmaz mıııııı...
çokçası var,
lakin ilerleyen zamanda...

içimizdeki müziğin hiçbir zaman susmaması dileğimle,

SEVGİLER AYŞEKIZ' DAN :)