13 Nisan 2013 Cumartesi

Seyahat Yap, Sıhhat Bul!

gezmek güzel şey arkadaşım!
aynı yere gitsen de güzel :)
iki hafta sonu üstüste il dışındaydım ve çok iyi geldi bana.
boş yere dememişler tebdil-i mekanda ferahlık vardır diye.
önemli olan yaşadığın an'ın farkına varmak ve tadını çıkarmak.
gittiğin yer çok da mühim değil.
(kimsesiz, kuş uçmaz kervan geçmez bir yer de olmasın mümkünse...)
ay ben o yola nasıl moral bozukluğuyla çıktım; ayaklarım nasıl geri geri gitti de kendimi seyahate zorladım bilemezsiniz.
ama gitmem gerekiyordu.
daha iyi olarak geri dönmem, kaldığım yerden kafam daha rahat devam edebilmem için gitmeliydim.
oflaya puflaya da olsa gittim ben de.
gittiğimin ilk günü ve ertesi günün ilk yarısı, arkamda bıraktıklarımı düşünerek üzüldüm ama zaten bi ertesi gün de geri döndüm :)
asıl beni rahatlatan, yolda kendi kendime verdiğim telkinler oldu.
sanki aynı o güzergahta gitmiyormuşum, yolun sonunda yaşayacaklarımdan çok başka güzellikte ve hissiyatta olaylar olacakmış gibi hayaller kurdum.
insan beyni işte, neye isterse ona inanıyor.
pardon; neye inanmak isterse kısa süreliğine kendini ona inandırıyor.
devamında gelen olaylar tıpatıp hayalindekilerle aynı güzellikte olmasa da en azından güzel şeyler hayal etmiş, kendini rahatlatmış, dünyaya güzel mesajlar göndermiş, vaktini zehir etmeden geçirmiş oluyor.
ben de böyle yaptım işte.
yol boyunca yanımda birinin oturmamasının vermiş olduğu rahatlıkla yayılıverdim koltuğa, kah hayal kurdum, kah dua ettim, kah fotoğraf çektim, kah yazı yazdım.
olumlamalar yaptım kendime; düşüncelerimin yönünü hep olumluya çevirdim.
ve bu durum bana huzuru getirdi, davranışlarıma yansıdı -ki zaten fark edildi.
devam etmekte olan hayatıma dair hayaller kurduğum gibi, çok uç noktalara gittiğim de oldu.
mesela dünyanın herhangi bir yerine düzenlenen bir tura katılmışım da çok egzotik bir okyanusun kenarında seyahat ediyormuşum gibi.
elimde fotoğraf makinesinin, kucağımda defterin kalemin olmasının da bunda etkisi vardı.
otobüs de boş ve sessiz olunca, daha bi havaya girdim.


tv' yi de kapattım; kendi içime daldım.
şu an yazarken bile hoşuma gidiyor.


mavi ile yeşil bir aradayken seyahat etmek insana iyi gelmez mi hiç?..



yola bi fındık tanesi düşmüş :)





böyle canlı, böyle güzel yeşillik başka nerde var?
bir başkadır benim Karadenizim!

net çıkmaz diye düşünmüştüm ama gün kararmaya döndüğünde ay belli etti kendini.

çamurlu deniz :(

Elhamdülillah ağzım da tatlandı :)

bak bak doyamıyor insan.

bulutlar bulutlar bulutlar...

aşağıdan yukarıdan yolun sonu görünüyor :)

her şeyin bir sonu olduğu gibi bu seyahatin de bi sonu ve geri dönüşü oldu elbette.
sabahın köründe döndüğüm Trabzon' uma ilk defa bu saatlerde bakmış oldum:
daha güneş tam doğmamış, in cin top oynuyor, gök yüzü kırmızı, ışıklar hala yanıyor iken...






gezdim geldim Elhamdülillah.
Rabbim daha güzel günler nasip etsin inşaallah.


5 Nisan 2013 Cuma

Uyku Öncesi Huzur... zzzzzzzzzzzzzzzzzzz


yağmur şıpır şıpır yağsın.
damlaların taşlarda çıkardığı sesi duyuyor musunuz?
yol ıslandı ya, kokmaya başladı hemen taş da toprak da...
aldınız mı kokuyu?
çektiniz mi içinize?
nasıl bir ferahlık doldurdu etrafı değil mi?..
ürperdim de biraz.
damlalar ağaçların dallarına çarptıkça hareketlenen yapraklar da ses çıkarmaya başladı,
bi aşağıııı
bi yukarıııı
hem küçük ışıltılar da oluşturuyor yapraklardaki su damlacıkları.
hafiften de hava kararmaya başladı.
olsun,
sarı ışık,
 keskin olmayan
ve uykuya davet eden bir loşluk meydana getiriyor.
zaten az sonra uyuyacağız.
kıvrılalım yatağın içine,
çarşaflar bembeyaz koksun,
brr hafiften de soğuk hani yatağın içi.
önce bi bedenini sakinleştir,
yavaşlat bi kalbini,
sussun içinin sesi.
duy şimdi yağmuru, toprağı, yaprağı.
doldur ciğerlerini içeri süzülen yağmur, toprak, yapsak kokusuyla, biraz da çarşafın beyazlığıyla.
missss

artık uyusak mı ne? ;)

4 Nisan 2013 Perşembe

Alçaklara Kar mı Yağdı Üşümedin mi? Sen bu işin Sonunu Düşünmedin mi?

yazmam gereken çok şey birikti.
her gün kendi kendime şunu da yazayım bunu da yazayım derken bilgisayarın başına oturdum ve aklıma hiç bir şey gelmiyor.
hayır yani bir de öyle güzel özlü sözler şekilleniyor ki kafamda, anında not alsam ve burda, facebookta, twitterda paylaşsam ''en''lere oynarlar.
nisan ayı girdi ve ben nisan ayında henüz yazı paylaşamadım.
halbuki aklımda her gün yazamasam bile her güne eş değer yazılar yazmak ve bir ayın neticesinde o ayın gün sayısına eşit ve ya gün sayısından fazla yazı yayınlamak planı var(dı).
ne nisan ayına ne bahara hoş geldin diyebildim ne de cumalarımızı kutlayabildim.
dağınık bir yazı olacak ama aklıma gelenleri doğru sıralı olmasa da paylaşmaya başlayayım:

ufffff mesela bugün ailem adına kötü hatırlanacak bir gün olarak tarihe geçecek.
belleğimin en en en arka tarafına atmaya çalıştıysam da gün boyunca olmuyor; olmamalı da zaten; unutursam, etkilenmezsem sorun vardır zaten.
siz hayır dualarınızı ve güzel dileklerinizi benden esirgemeyin olur mu?







geçen hafta sonu il dışındaydım.
benim en kıymetli arkadaşlarımdan ikisi ile görüştüm. hani şuradaki arkadaşlarımın yanındaydım. 
uzaklarda olsa da ilk etapta telefonları sonrasında kapıları sizin için sonuna dek açık olan arkadaşlarınızın olması ne büyük bir nimettir!
çok seviyorum onları çok! benim manevi kardeşlerim, dert ortaklarım ve zaman zaman aileme anlatamadığım şeylerin kuyusu onlar.

mesela biri, fotoğrafta görülen özen, güzellik, lezzet sunumunun sadece ufacık kısmı olan enfes sofralar kurarak damak tadımı şenlendirdi.

diğeri dünya tatlısı iki oğluşuyla gönül tadımı katmerlendirdi.

hoş, hiçbir şey yapmalarına lüzum da yoktu. onlar hep benim hayatımda olsunlar, varlıkları bana yeter.





arkadaşımda 2 gece kaldım ve 2. gece, midemdeki rahatsızlıktan ötürü neredeyse acile kaldırılacaktım. 
dolayısıyla ertesi günü yani son günümü sadece yatarak geçirdim. nasıl tatil ama???

trabzon' daki kitap fuarından aldığım ''tarihi değiştiren kadınlar'' kitabını, yazarı olan ali çimen' e, trabzon' da imzalatmadım bari arkadaşımın evinin hemen arkasındaki kitap fuarında hazır da denk gelmişken imzalatayım dedim ama hastalığım engel oldu. demek ki ali çimen' le tanışmak kısmet değilmiş.

bu arada az kalsın otobüsü kaçırıyordum. otobüs terminaline gidip yarım saat arabanın içinde hareket saatini beklemeyi sevmeyenlerdenim. bu nedenle otobüsün yol üstü güzergahında yer alan bir noktada beklemeyi ve böylece daha az zamanı bekleyerek öldürmeyi tercih ediyorum. her zaman beklediğim noktaya ''bu kez en az bekleme süresini hayata geçireceğim'' diyerek mümkün mertebe geç gittim ve az kalsın otobüsü kaçırıyordum :) durağa gitmemle otobüsün gelmesi bir oldu; otobüse bindiğim anı hatırlayamıyorum.

otobüste okumak için yanıma aldığım ''Abdülhamid' in Kurtlarla Dansı'' kitabında pek ilerleyemedim. şuradaki yazımda bahsettiğim Salih Gülen' in ''Tahtın Kudretli Misafirleri-Osmanlı Padişahları'' kitabını boyutlarından ötürü evde okuyorum. ''Abdülhamid' in Kurtlarla Dansı'' kitabını ise yanımda taşıyorum. canlarım onlar benim canlarım! ''Abdülhamid' in Kurtlarla Dansı'' kitabının 29. sayfasına denk geldim ve henüz keyif alamadım. 29. sayfa, bir kitap hakkında bilgi edinmek veya kitaba ısınmak için az lakin yazarın somut örnek-delil-olaylardan ziyade şahsi düşüncelerinden bahsetmesi, okunabilirliği -benim adıma- zorluyor.




dün hayatımda ilk kez bulgur pilavı yaptım. valla tadını ailecek çok beğendik. hele ki ben beğendim ya -zor beğenirim de- demek ki çok güzel oldu.

sol cenahta görülen tırtıklama izi tamamen şahsıma aittir. gözenekler neyi gösteri yooor? pilavın kıvamını bulduğu nuuuu...






dedim değil mi yazmam gereken çok şey birikti ama bilgisayar başına geçince hepsi aklımdan uçtu gitti diye.
mesela bu yazımın başlığını dün kaydettim yazacaklarıma bağlantılı olacağı için. 
bi şeyden bi şeye bağlayacaktım ama... 
ama şimdilik bu kadar olsun.

selamlar
sevgiler...

27 Mart 2013 Çarşamba

''Tarihi Değiştiren Kadınlar'' ... Ali Çimen

okuduktan sonra çok memnun kaldığım bir kitap oldu. ve bence her kadından ziyade
her erkeğin okuması gereken bir kitap. zira okuyunca görüyor ki insan tarihin başlangıcından ortasına, ortasından bugüne ve kuvvetle muhtemel bugünden geleceğe, değişmeyen-değişmeyecek olan ''geri kafalı erkek zihniyeti'' ve ''kadınların sindirilmesi''; böylelikle de ''erkeklerin egemenliklerini-varlıklarını-önde olma arzularını daim kılma çabaları'', ''erkeklerin kadınları önlerinde bir engel olarak görme'' sapıkça düşüncesi her toplumda görülen bir hastalık. bir kadının bir yerlere gelmesi, şaşırtıcı bir vaka, azim ve başarı öyküsü olarak görülüyor. gerçi haklı bir durum bu. çünkü bir kadının, standart bir hayat çizgisinden biraz sapma gösterip kendi çizgisini oluşturma çabası hemen ''kadının kötü yola sapacağı'' varsayımı (ancak altında yatan gerçek nedenle - kadınlara fırsat vermeme ve erkek hegemonyasını devam ettirme çabası- ) ile köstekleniyor. ve ne zaman ki kadın bu fiziksel-psikolojik-ruhsal baskının üzerinden gelebiliyor, ancak o zaman bir şeyler yapmaya başlayabiliyor. tabi ki konumuz feminizm değil. ( gerçi bu ''feminizm'' kelimesi ve düşüncesine insanlar korkuyla ve hatta iğrenerek yaklaşıyorlar ammavelakin içeriği gayet basit ve hiçbir korkutucu yanı yok. ) ama kitabı okuyunca ve günümüz şartlarını, yaşanılanları ve etrafımda cereyan eden olayları görüp, bizatihi de yaşayınca dilimden bunlar döküldü. bu kitap sayesinde tanıdığım fransız yazar ve filozof Simone de Beauvoir' in kadın-erkek ilişkisine dair öyle güzel tespitleri var ki, kitap yanımda olsa altını çizdiğim cümleleri hemen paylaşırdım sizlerle. ama internette arattırınca da yine kitapta yer alan ve beğendiğim “Bu durum kadınların kendilerini normalden sapmış, dışta kalan ve normale ulaşmaya çalışan canlılar gibi algılamalarını sağlayarak onlarını başarılarını sınırlandırmıştır.” sözünü buldum. zannımca bu cümle bile -anlayana- çok şey izah ediyor. 

böylece kitaptan aklımda kalan isimlerden olan Simone de Beauvoir ile başlamış oldum anlatmaya. ünlü filozof jean paul sartre ile dillere destan bir aşk yaşamışlar. Simone de Beauvoir, Sartre' ın ölümünün ardından yine öyle güzel mantıklı cümleler kurmuş ki, insan ölümü gözünde çok büyütmemek gerektiğini anlıyor, olaya gerçekçi yaklaşıyor ve ölenin ardından kendine acımanın ne kadar gereksiz olduğunu görüyor.

çabucak ikinci isme geçeyim. aslında kitabın tanıtımına Eva Peron ile başlamaktı niyetim ama yazı, farklı yerlere götürdü düşüncelerimi. neyse, gelelim Eva Peron' a... bi defa çok güzel bi kadın. Arjantin' in en güzel first lady'si olmuş bence. ve çok akılcıl politikalar yürütmüş. halkın kendisine duyduğu sevgiyle, eşinin dahi önüne geçmiş. kendine has bir tarz geliştirmiş ve halkının -özellikle de fakir halkının- yanında yer almış, aynı dili konuşmuş. çünkü zaten kendisi farkir bir aileden geliyormuş. yani nereden geldiğini unutmamış ve geçmişine sahip çıkmış. kendi geçtiği yolları arşınlayanlara da destek çıkmış. halkı ona ''Evita'' lakabını takmışlar; yani ''Küçük Eva''. Zira eşiyle arasında 20 küsür yaş farkı vardı.bir nevi ''eşinin kızı'' idi. Eva Peron,  neredeyse devlet içinde devlet kuracak derecede sevilmiş, taraftar toplamış. eşi de tabi ki bu durumdan istifade etmiş; kendi adına oy toplamak ve iktidarını sürdürmek için. Eva' ya ''Cumhurbaşkanı Yardımcısı'' olması için yoğun istek ve baskı yapılınca, Benim Küçük Evam çok hoşuma giden bir davranış sergileyerek ''Ben, halkımın isteklerini Cumhurbaşkanına ileten bir aracı olarak kalmayı tercih ediyorum.'' demiş ve ileride muhtemelen eşi olan cumhurbaşkanının da önüne geçme ihtimalini bertaraf etmiş. ve bence asıl bu davranışıyla kahraman olmayı başarmış. niyetinin makam ve iktidar değil; eşinin yanında yer alarak halkına kulak vermek olduğunu göstermiş. bu arada Eva, eşi ile tanışmadan evvel fakir bir tiyatro sanatçısı iken, beraber yemek yediği diğer tiyatro çalışanları ile masasına, tiyatronun as oyuncusunu davet edip de as sanatçıdan aldığı ''ben, sizinle yemem; kendi üst sınıfıma ait insanlarla aynı masada otururum.'' yanıtını unutmamış ve devletin başına geçtiğinde ilk icraatlerinden biri bu as sanatçıyı Meksika' ya sürdürtmek olmuş. hoşuma gitmedi değil hani ;) demek ki neymiş, geleceğin ne getireceğini bilemeyeceğin için kimseyi küçümsemeyecekmişsin :) Eva' nın halkın gözünde kahraman olmasının yanı sıra kutsal bir yer de edinmesinin sebebi; genç yaşta ve icraatlerinin, kendisine duyulan sevginin zirvesinde iken kanser sebebiyle 30 küsür gibi genç bi yaşta hayata veda etmesi. şuna üzüldüm ki, Eva' nın halk tarafından bu derece çok sevilmesi askeriyenin işine gelmemiş ve cesedine olmadık işler yapılmış. burda da devreye yine ''erkeklerin bastırılmış kendini büyük görme'' acizliği giriyor. canlısını bertaraf edemedik, bari ölüsüne çektirelim demişler. 
 
 bu arada Eva' nın hayatını konu alan bir sürü film yapılmak istenmiş yıllarca ama projeler hayata geçirilememiş. nihayetinde ise Madonna' nın canlandırdığı Eva karakteri ile film çekilmiş. şunu bilmiyordum ki ''Don' t Cry For Me Argentina'' şarkısı, Eva' nın ağzından halka yazılmış. Filmde de zaten şarkıyı Madonna söylüyor. klibi izleyince göreceksiniz ki Madonna' ya bu karakter cuk oturmuş. kenardan köşeden yakışıklı esmer Antonio görünüyor :)
 
 
gelelim kitaptan aklımda kalan bir diğer kadına: Benazir Butto.
Müslüman dünyasının ve Pakistan' ın ilk kadın başbakanı. aklımda kalanlar; Butto ailesinin hakikaten siyasetten-iktidardan vaz geçmeyerek kendi yaşamlarından vaz geçmiş oldukları. baba Butto, kızı Butto, oğul Butto, torun Butto... hepsi de ya aşırı ülke sevgilerinden ya gereksiz hırs yapmalarından ötürü suikaste kurban gitmiş. Benazir Butto, baba Butto, Oxford, Cambridge, Harvard gibi en iyi üniversitelerde en iyi eğitimleri derecelerle bitirmişler. Butto suikastini hatırlarsınız. 2007 yılının Aralık ayında gerçekleşmişti ve TV' de canlı canlı izlemiş, tarihe tanıklık etmiştik. Benim hafızamda yer eden ve beni üzen olaylardan biridir. Benazir Butto' ya bir röportajında sorulmuş: ''Suikasta uğramaktan korkmuyor musunuz?'' Yanıtı: ''Korkuyorum.'' olmuş ve korktuğu da başına gelmiş. Üzüldüm. yazık oldu böyle bir beyine. sanki B.Butto' dan sonra Pakistan şaha kalktı da!!!


kitaptaki bir diğer kadın karakter: Indira Gandhi. Hindistan' ın
 ilk kadın başbakanı.
Sima çok aşina değil mi? Simalar çok tanıdık da, ben Butto ile Gandhi' yi, kim hangi ülkenin başındaydı; hangisi Müslümandı; hangisi ilk kadın başbakandı; kim daha önce başbakan oldu hep karıştırmışımdır desem beni ayıplamazsınız di mi? Durum böyle idi. Ta ki bu kitabı okuyup bilgileri içime sindirene dek! O nedenle diyorum ki hızımı kesmeyeyim ve başka bir dünya tarihi-olayları-kişileri kitabına geçeyim. neyse... Soyadından ötürü I.Gandhi ile Mahatma Gandhi arasında hep baba-kız ilişkisi kurmuşumdur. Aslını isterseniz asıl kafa karışıklığım da hep bu noktada başlamıştır; hangi isim baba, hangi isim kız; Indira mı Mahatma mı? :) yahu hiç gerek yokmuş bu kafa karışıklığına. çok  basitmiş. şöyle ki; efsanevi Hintli lider Mahatma sadece efsanevi Hintli lider imiş. Indira  onun kızı değilmiş, aralarında da bir bağ yokmuş. (yahu her Özkan soy adlı erkek benim babam mı oluyor sanki?! :) ) saaaadece Indra' nın çocukluğunda, Mahatma Gandhi' nin hasta yatağında beraber çekilmiş fotoğrafları varmış. Indira ''Gandhi'' soy adını, eşinden ötürü almış. olay bundan ibaretmiş! geçelim asıl mevzuya, Kahramanımız Indra, Hindistan' ın ilk kadın başbakanı. ülkesinde çok ciddi atılımların olmasını, teknolojik ve atom enerjisi güçleri bakımından gelişmesini sağlamış bir isim. kitapta Indra için ''maması siyaset olan bebek'' diyor. çok güzel bir benzetme olmuş. zira evinde siyasetle yatılıp siyasetle kalkılıyor. e boş yere çekilmedi herhalde o fotoğraf Mahatma Gandhi ile... zaten kadının babası, Hindistan' ın ilk başbakanı yahu, ne diyorum ben! Indira ile evvelden tanışıklığım ''Shantaram'' kitabından (benim kıymetli Shantaramım!). suikastına yer veriliyordu Shantaram' da. ordan aklımda yer etmişti. (işte kitap okumanın faydaları! elin burun kıvırdığı roman olan Shantaram -veya herhangi bir roman- bir olaya dair öyle bir cümle içerir ki ömrübillah aklından çıkmaz da evvelde okudukların halt eder yanında.) Indira' yı ölüme götüren, ülkesinde ciddi bir çoğunluğa sahip olan ve özellikle Pencap eyaletinin çoğunluğunu oluşturan Sihler oldu. Eylül 1981' de Sih militanlar, kendi kutsal mekanları olan Altın Mabed(Golden Temple) ve etrafındaki bölgeleri ele geçirince, Indira, mabette o sırada hac görevini yerine getiren sivillerin yaşamını önemsemeyerek sırf Sih lider ele geçirilsin diye orduya saldırı emri verdi. ''Mavi Yıldız'' adı verilen opersayon neticesinde 73 asker, 492 Sih militanı ama çok sayıda da sivil öldü. bu yanlış kararı, Indira'ya diş bileyenlerin  nefretini ve harekete geçme isteğini artırdı. çevresindekilerin uyarılarına rağmen Sih korumalarını değiştirmeyen, onlara güvendiğini belirten Indira, 1984 yılında, bir TV çekimi öncesi, Sihli 2 yakın korumasının 33 kurşunuyla can verdi. hazin ve düşündürücü...

ne dadlı yazıyom; de mi?
böyle okudukça aklınızda daha iyi kalıyo; de mi?
ama ben yoruldum Valla.

aslında Rosa Parks' tan da bahsetmek isterim. tek bir cümlesi ve
eylemi ile zencilere uygulanan aşağılayıcı kural-kanun-davranışları kaldırmaya muktedir olmuş bir isim. 50 sene öncesinin Avrupa ve Amerikasında siyahi insanlara yapılan akıl almaz ayrımcı, insandan aşağı duruma düşüren politikaları okuyunca ''len siz mi bize medeniyet öğreteceksiniz?! sizin birliğinizden ne olur?!'' diye çığırıverdim içimde.


kitapta böyle böyle 30 kadından bahsediyor.
klopatrasından tut, Hz. Asiye' ye; Margıret Teçırdan Hz. Meryem' e; uzaya ilk gönderilen kadınından, uçakla ilk uçup erkeklerin rekorlarını hiç edenlere; Çin' in ünlü lideri Mao' nun ''bana kimi ısır dediyse onu ısırdım.'' saçmasalak cümlesini kuran karısına; Rahibe Teresa' dan F.Naytingeyl'e... 30 adet okunası, ders alınası, öğrenilesi kadın var. Haaa Kösem Sultanla Hürrem Sultanı da unutmamalı. Nasıl kızdım okurken bu ikisine, hem de nasıl...

kitap güzeldi.
devamı gelsin yine alır okurum.
kitaba sırf kadınsal içeriğinden değil, tarihin süzgecinden geçirilmiş olaylar gözüyle de bakabilirsiniz.
kültürel anlamda katkısı çok olan bir kitap.
kısmet olursa tekrar okuyup iyice pekiştireceğim.
ali çimen' in ''tarihi değiştirenler serisi''nde yer alan diğer 10 kitabı da alıp, genel kültürümde ve kütüphanemde yer bulmaları niyetindeyim.

dünkü yazımda dediğim gibi,

SÖZ KONUSU KİTAPLARSA, GERİSİ TEFERRUATTIR!

26 Mart 2013 Salı

Özgürüm Millet!


Hepinize Selamlarım Olsun.

Hani bu yazımda Pazar Pazar Çalışıyorum diye veryansın ediyordum ya, o yoğunluğu atlattık çok şükür.

Ofiscek düze çıktık yani.

O boy boy klasörler teslim edildi ve başvurular bitti.

Derkeeeen bugün aldığımız bir habere göre başvuru tarihi 2 gün daha uzatılmış.

Annem hep şöyle der sinirlenince: ''E  be kardeşim! E be kardeşim!''

Şimdi aynısını ben söylüyorum: E be kardeşim; madem süreyi uzatacaktınız, bunu son başvuru tarihi gününden önce veya son başvuru tarihinde söyleseniz olmaz mı?! Sürenin bitiminden 1 gün sonra bildiri yapmak da ne oluyor?!

Harala gürele çalışarak işlerimizi alnımızın teriyle tamamladık çok şükür.

Ama bir şey söyleyeyim mi? Akşamları çalışmak zevkli oluyor veya Pazar günleri. Neden diyecek olursanız; akşam 6' dan sonra veya caaanım tatil günü Pazar; ofis telefonları çalmıyor, ofise kimse gelmiyor; biz emekçiler sessiz sakin çalışabiliyoruz. Habire birilerine açıklama yapmak, telefonlarda kalmak, vakit öldürmek durumunda kalmıyoruz. İlerleyen saatlerde çalışmanın bir diğer güzel yanı  ise ofise sipariş edilen yemekler ve çalışmanın göbeğinde iken ''yemeeeek!'' nidasıyla mutfağa doluşup hep beraber, yorgun ama mutlu halde yemek yemek. O arada projeler, firmalar, kabul görme yüzdeleri, eksik evraklar, şahsi konular üzerine konuşmak.

Çalışmak güzel şey vesselam. Bu, dışarıdaki iş olur, evdeki iş olur, hobi olur, kitap okumak olur, bir çocukla ilgilenmek olur. Çalışmak veya da şöyle söyleyeyim, boş durmamak güzel şey.

Eve gider gitmez yaptığım tek şey yatmak ve yatağın içinde kitap okumak oldu. Böylece elimdeki ''Tarihi Değiştiren Kadınlar'' kitabını bitirdim.

Sıradaki kitabıma karar veremedim. Salih Gülen' in ''Tahtın Kudretli Misafirleri-Osmanlı Padişahları'' kitabını okumayı çok istiyorum. Lakin ansiklopedik boyuttaki bu çalışmayı çantamda taşımam zor. Bu nedenle yanımda taşıyabileceğim ince bir kitap olsun niyetine, Cezmi Ersöz' ün ''Bana Türkçe Bir Ekmek Ver'' isimli öykü kitabını yanıma aldım. Evde de Osmanlı Padişahlarını okurum dedim ama hiç tarzım değildir aynı anda bir kaç kitap okumak. Tek konuya, sağlam kafayla yoğunlaşmayı sevenlerdenim. Bakalım aradaki dengeyi nasıl kuracağım... Bu arada ''Tarihi Değiştiren Kadınlar'' kitabı tarihten de notlar içerdiği için ve beynim tarih konusunda kıvamına gelmişken bir süre daha tarih kitaplarına yoğunlaşayım ki beynimde iyice yer etsinler istiyorum. Mesela ''Abdülhamit' in Kurtlarla Dansı'' nın 2 kitabını da okuyayım diyorum. Ama bir yandan da Kitap Fuarından aldığım kitapları bitireyim diyorum. Farkında mısınız, kitaplar söz konusu olunca nasıl da hayaller kurma, plan-program yapma gayreti gösteriyorum.

SÖZ KONUSU KİTAPLARSA, GERİSİ TEFERRUATTIR!

Yazımın konusu ne iken nereye geldim.

Sevgilerimle ;)